Bize Ulaşın

Randevu Almak için Tıklayın

Kanser Görülmeyen Hunza Halkının Beslenme Özellikleri

Hunza Vadisi’nde yaşayan bir halk, kendilerine Hunzakut diyor. Pakistan ve Hindistan sınırında yaşayan bu insanların çok ilginç bir özelliği var; kansere hiç yakalanmıyor olmaları. Konuştukları dil olan Buruşo yüzünden onlara Bruşolar diyenler de var. Şii mezhebinin İsmailiye koluna mensup Müslümanlar olan Hunza Türkleri, Hun Türklerinden geliyor. Ortalama 110 ile 120 yıl yaşayan Hunzakutlar’da 65 yaş, yolun yarısı sayılıyor. Kadınlar 65-70 yaş arasında anne oluyor. 100 yaşında ölenlere genç öldü deniliyor. Sadece kanser değil birçok hastalığın varlığından bile haberleri olmayan bir halk.

Denizden 6 bin metre yükseklikte çok yüksek oksijeni olan bir bölgede bulunmaları ve buz gibi temiz su içip kendi ekip biçtiklerini yemeleri, et ve baharatlı yemeklerinde sadece kendi yetiştirdikleri sebzeleri ve meyveleri tüketiyor olmaları Hunza Türkleri’nin sağlık sırlarını ortaya çıkarıyor.

Buzullardan gelen sular mineral açıdan çok zengindirler ve yerli halkın dikkat çekici uzun yaşamıyla ilgilenen bilim adamları, suyun toprağın yeniden beslenmesinde olduğu kadar onu içen Hunzalıların sağlığı açısından da çok önemli unsurlardan biri olduğunu kabul etmektedirler.

İçerdiği mineral miktarı nedeniyle, Tobe bu suyu belirsiz bir renkte ve bulanık olarak tanımlamaktadır. Yine Tobe, eskiden Mir’le birlikte yenilen bir yemek sırasında, ziyaretçilere bir kaynaktan getirilen berrak bir suyun sunulduğunu ancak Mir’in buzullardan gelen sudan başka bir şey içmediğini fark etmiştir.

Hunzakut’lar içtikleri suyun dışında, tükettikleri yiyeceklerle de birçok araştırmaya konu olmuşlardır.

Tamamıyla kendi kendine yeten bir tarzda yaşamakta ve geçimlerini tümüyle tarımsal ürünlerden, hayvanlardan ve bazı yabani bitkilerden sağlamaktadırlar. Beslenmelerinin temeli olan kayısı ağaçları gibi bilhassa meyve ağaçları yetiştirmektedirler. Kayısının yanı sıra elma, armut ve ceviz ağaçlarıyla birlikte biraz da bağcılıkla uğraşmaktadırlar. Karabuğday, arpa, darı ve kabayonca gibi tahıllar ve özellikle de şappati adını verdikleri mayasız bir ekmek yaptıkları buğday ekmektedirler. Unu depolamadıkları için, kullandıkları tohumlar taş üzerinde günlük olarak öğütülmektedir.

Tobe öte yandan bir köyün tüm sakinlerinin gereksinimini karşılamaya yönelik daha büyük un değirmenlerini de ziyaret etmiştir. Artıklar hayvanlara yem ve toprağa gübre olarak verilmektedir. Sebzelere gelince bizim tükettiklerimizle hemen hemen aynıdır: havuç, lahana, ıspanak, karnıbahar, bezelye, domates, patates, turp, şalgam, fasülye, soğan, balkabağı, kavun. Altını çizmemiz gereken bir başka husus da meyve ağaçlarına hastalık ve haşere bulaşmadığı, dolayısıyla çiftçilerin iyi ya da kötü ürün yılı sorunuyla karşı karşıya olmadan her zaman sabit bir üretim oranını yakalamanın rahatlığını yaşamasıdır.

Kayısı Hunzalıların beslenmelerinin temel taşını oluşturmaktadır; buradan geçen tüm gezginler sekilerde güneş altında kurumaya serilmiş meyvelerin oluşturduğu portakal renkli geniş örtüler karşısındaki hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Hunzakut’lar hayvancılıkla da uğraşmaktadırlar: inekleri, keçileri ve yakları vardır. Bunların sütü yağa dönüştürülmektedir. Elde ettikleri yağdan çok, aylarca hatta yıllarca muhafaza edilebilme özelliğine sahip bir peynire benzemektedir. Yağ kayın ağacı kabuğuna sarılıp buzullardan gelen soğuk su içerisinde dondurularak etkili ve dayanıklı kılan bir muhafaza işleminden geçirilmektedir. Bu yağı biraz ısıtarak durulaştırıyor ve Ghee adını verip şappati’lerinin üzerine sürerek tüketiyorlar.

Toprakları yoğun bir hayvancılığa elverecek kadar verimli değildir. Dolayısıyla, yalnızca sert kış koşullarında olmak üzere çok az et tüketmektedirler. Hunzalıların kendi kendine yeten yönetim şekli beslenme tarzlarıyla sınırlı değildir. İnceliği ve dayanıklılığı nedeniyle oldukça rağbet gören koyun ve yak yününü dokuyor, çok farklı renklerde kumaşlar ve dokunması elli yıl sürmesiyle ünlü halılar yapmaktadırlar. Aynı şekilde marangozluk, demircilik, kunduracılık gibi tüm zanaatları biliyorlar. Malzemeyi hiç ziyan etmeden hayvanlarının derilerinden, dağlık patikalara ve iklime çok uygun olan ayakkabılar üretiyorlar. Eskiden yakların boynuzları bile toprağı kazmada kullanılıyordu.

Tarım

Hunza bahçeleri, en küçük parçasına kadar yüzyıllar süren sabırlı bir emek sonucu yaratılmıştır. Yüzölçümlerinin sınırlı olması nedeniyle, ancak sebatlı ve sıkı bir idareyle ve en önemlisi de doğanın kurallarına azami saygı göstererek toprağın yormamayı becerebilmişlerdir. Topraktan elde ettiklerini ve toprağa ait olanı eksiksiz olarak yine toprağa iade etmeleri gerektiğini tecrübeleri sonucu iyi öğrenmişlerdir. İşlenebilir toprak miktarını genişletmeleri mümkün olmasa da, buzullardan gelen suyun mineral zenginliği büyük yarar sağlıyor. Dönüşümlü tarım yapıyor ve toprağı hayvanlarının dışkılarıyla gübreliyorlar.

Yeryüzünün neresinde olursa olsun, insanların sağlığının toprağın sağlığına bağlı olduğunun bilincindeler. Tobe, Hunzalıların hayvanlarını beslemek için kilometrelerce uzaklarda bitki ve ot arayışa girdiklerini gözlemledi; zorlu yolculukları sırasında buldukları bütün organik maddeleri toplayıp tarlalarına seriyorlar. Batılıların yaptığı gibi bir gübre yığını oluşturmuyor, ancak bunu yetiştirdikleri ürünlerin arasına yayıyorlar. Birçok Doğu ülkesinde geniş bir kullanım alanı olduğunu bildiğimiz insan dışkısına gelince, Hunzalılar bunu üstü özenle örtülmüş bir kuyuda biriktiriyor ve ancak bir ya da iki yıl beklettikten sonra toprağa iade ediyorlar.

 

Beslenmeleri

Tüm sadeliği ve hayvansal proteinlerden büyük oranda yoksun haliyle Batı’daki beslenme uzmanlarını çok etkilemiştir; yüzyıllar boyunca bir kısım doktorun ‘hastalıksız’ olarak tanımladığı bir halkı beslemektedir.

Bu beslenme şekli ancak yaşamın bütünüyle, doğanın ritmine ve din kurallarına sıkı sıkıya bağlı oluşuyla birlikte değerlendirilmesiyle birlikte anlaşılabilir. Müslüman ve İsmaili mezhebindirler ve din anlayışları gerçekçi ve köktendinciliğin aşırılıklarına yabancıdır. Müslümanların sabahın 4’ünde kıldıkları sabah namazı zorunlu değildir; sadece en tutkulu olanları camiye gider. Ancak şafakla birlikte hepsi tarlada çalışmaya başlar.

Çocuklar ebeveynleriyle birlikte hareket eder ve çok küçük yaşlarından itibaren toprakla uğraşmaya başlarlar. Çok bol olmamakla birlikte sık aralıklarla yemek yerler. Kahvaltıları şappati eşliğinde genellikle bir kase taze ya da tahıllarla birlikte haşlanmış kayısıdan oluşuyor. Saat 10’a doğru aynı yemeğe taze ya da haşlanmış sebze eklenir. Aile reisinin 2, diğer bireylerin ise 1 şappati’ye hakkı vardır. Saat 13 ve 14 arasında, bu kez kışın suda yumuşatılmış yazın ise taze kayısıdan oluşan bir başka bir yemeğe sıra gelir. Ve nihayet 17 ila 19 arasında, şappati dışında, sebze ve mevsiminde, taze erik, şeftali, armut, elma ya da kayısı gibi çeşitli meyvalardan daha besleyici bir öğün yenir. Kayısı bademinden, bazı besinleri kızartma, aydınlatma, derilerini ve saçlarını korumak gibi farklı şekillerde kullandıkları bir yağ çıkartmaktadırlar.

Bir ya da iki koyun kestikleri Aralık ayı dışında hemen hemen hiç et tüketmemektedirler. Müslüman olmalarına karşın yılın bu ayında duttan ürettikleri bir tür şarap içmektedirler ancak bu gelenek zamanla kaybolmaktadır.

Şappati

Hunzalıların buğday, arpa ve çavdardan oluşan bir karışımdan ya da bazen sadece buğdaydan ürettikleri mayasız bir yassı ekmektir. Karışım daha sonra suyla yoğurulur, ince galetalar şeklinde açılır çok az pişirilir. Şappatiyi, kimi zaman Ghee adını verdikleri şekilde yani erimiş tereyağıyla birlikte de servis ederler.

Kalori Değerlendirmesi

ABD’de Amerikalılar yaşları ne olursa olsun, 100 gram protein, 157 gram yağ ve 300 gram karbonhidrattan oluşmak üzere günde ortalama 3,300 kalorilik besin tüketmektedirler. Pakistanlı doktorların yaptığı bir araştırmaya göre Hunza Vadisinde yetişkin erkekler, 50 gramı protein, 36 gramı yağ ve 354 gramı karbonhidrat olmak üzere günde yaklaşık 1,900 kalorilik besin tüketmektedirler. Buradaki protein ve yağlar esas olarak bitkisel kökenlidirler. Tükettikleri karbonhidratlar ise meyve, sebze ve tahıllardan gelmektedir. Amerika’da ise başlıca karbonhidrat kaynağını beyaz şeker ve rafine edilmiş un oluşturmaktadır (Dr.Alexander Leaf, National Geographic, Ocak 1973).

Hunzakut’ların beslenme tarzından esinlenerek yapılmış bir deney

Gilgit Bölgesinde 1904 ila 1911 yılları arasında cerrahlık yapan Mc.Carrison, Hunzakut’ların beslenmesinden ve olağanüstü fizik kondisyonlarından öylesine etkilenir ki, 1927’de bir deney gerçekleştirmeye karar verir: albinos cinsi fareler alır ve onlara Hunzalıların alıştıkları beslenme rejimiyle aynı rejimi uygular. Bu rejim daha önce tanımladığımız tam ekmek, taze çiğ havuç, taze çiğ lahana, baklagiller, çiğ süt ve haftada sadece bir öğün kemikli çok küçük bir porsiyon etten ve içmek için olduğu kadar yıkanmak için de bol sudan oluşuyordu. Sonuç: hastalığın esamesi okunmuyordu. Fareler “Hunzalılaşmış”, tüm hastalıklar yenilmişti.

Mc.Carrison, ikinci bir grup fareye Bengal ve Madras bölgesinin yoksul halkının rejimini uyguladı: pirinç, sebze, bol baharat, biraz da süt. Bunların karaciğer ve beyinleri hariç tüm organlarında birçok hastalık gelişmiştir.

Nihayet, üçüncü fare grubuna İngiltere’deki emekçi sınıfların beslenme rejimi uygulanmıştır: beyaz ekmek, margarin, şekerli çay, haşlanmış sebze, konserve et, reçel. Fareler, Mc.Carrison’un “rat neurasthenia” adını verdiği hastalığa yakalandılar: tümü mutsuzdu ve 16 gün içerisinde aralarındaki en zayıfları öldürüp yediler! (Bugünkü halimizi göz önünde bulundurunca, ülke itibariyle bu üçüncü fare grubuna giriyoruz galiba! – Osman’ın notu…)

Hastalığa yakalanmayan bir halk

Doktor Mc. Carrison Hunzalıları “unsurpassed in perfection of physique and in freedom from disease in general” (mükemmel bünyeli ve hastalıktan muaf , eşsiz) bir ırk olarak nitelemekle kalmadı, muaf oldukları hastalıkların bir listesini de yaptı: kanser, gastrik ülser, apandisit, kolik. Karınlarının sinirsel etkilere, yorgunluğa, sıkıntıya, soğuğa duyarlılığın olmadığını fark etti. Ona göre, “yüksek uygarlık düzeyindeki kolonilerle uyuşmayan mükemmel bir karın bölgesi sağlıkları” vardır.

Bundan elli yıl sonra, 1960 yılında Hunzalıları ziyaret eden Tobe; safra kesesi veya böbrek taşı, koroner hastalıklar, yüksek tansiyon, kalp kapakçığı lezyonu, zihinsel yetersizlik, çocuk felci, arterit, obesite, şeker hastalığı ve tiroit yetersizliğini de ekleyen bir başka Alman doktorun tanıklığıyla bu listeyi tamamlar.

Tobe ziyaret ettiği köylerde hiç engelli insanla karşılaşmadığını beyan etmektedir. Buna karşın, birkaç yaşlıyı inceleyen Dr. Alexander Leaf, hastaların farkında olmadığı miyokart enfarktüs ve çeşitli kalp-damar hastalıklarının varlığına işaret etmektedir.

Hunzakut’ların bu efsanevi sağlık portresi biraz fazla abartılmış olabilir mi? Tüm hastalıklardan muaf oldukları varsayımı gerçek mi?

Günümüzde bölgeyi ziyaret edenler, çağımıza kadar coğrafi konumları ve güçlü kimlikleri sayesinde korunabildikleri dış dünyayla olan temasın bugün artmasından kaygılanıyor. Tanıklıklarına göre Hunzalılar halen beslenme tarzlarına sadık görünüyorlar, ancak kayısı çekirdeğinden elde ettikleri yağın yerini dışarıdan gelen margarin ve ham tuzun yerini ise rafine tuz almış durumda. Bu değişiklikle birlikte gençlerde diş çürümesi ve özellikle de guatr vakaları tespit edilmektedir. Günümüzde Hunzalılar her ne kadar medeniyete bağlı hastalıklardan muaf gibi görünseler de, deri iltihabı, ateşli hastalıklara ve Tobe’ye göre muhtemelen tükettikleri sudaki minerallerin varlığına bağlı olarak gelişen dizanteriye maruz kalmaktadırlar.

Çocuk ölümlülüğünden de muaf değiller. Yaşamlarının son evrelerinde akciğer hastalıklarından ve özellikle de yaşlı kadınlar evde oluşan dumanın etkisiyle göz hastalıklarına yakalanmaktadırlar. Öte yandan Hunzakut’ları inceleyen göz doktorları mükemmel bir görme yeteneğine sahip olduklarını tespit etmişlerdir.

Uzun ömürlülük

Hunzakut’lar uzun ömürleriyle nam salmışlardır. Bu konuda arşiv bulunmaması nedeniyle, yaşlıların tam sayısını yaşlarıyla birlikte tespit etmek mümkün olamamıştır. Ancak Tobe, birkaç hafta kalma imkanı bulduğu köylerde yüz yaşın üzerinde 12 ve seksen yaşın üzerinde 100 erkeğin varlığını tespit etmiştir. Bu yaşlılar, yeniden yapılan evliliklerden doğan çocukların da kanıtladığı şekilde, 75 yaşın çok üzerinde dahi çok aktif bir cinsel yaşama sahiptirler. Toprakla uğraşarak ve dağlık patikalarda çok uzun mesafeler kat ederek oldukça normal bir yaşam sürmektedirler.

Hunzakut’ların sağlığı ve uzun ömrü genellikle beslenme şekillerine ve kullandıkları suyun mineral zenginliğine bağlanmıştır. Sağlığın yaşamın uyumlu dengesinin bir sonucu olduğu yolunda, yaşam üzerinde tümüyle hipokratik bir anlayışa sahip olan Tobe, Hunzalıların varoluşlarına ilişkin, iklim, irtifa, dünyanın en dağlık bölgesi olan bu diyarda hayatta kalabilmek için geliştirdikleri çeviklilik ve dayanıklılık gibi tüm diğer etmenlere de dikkati çekmiştir.

Tutumlarındaki çeviklik kadar, gösterdikleri gayret sırasındaki dirençleriyle de çok etkilenmiştir: “enerji kaybetmeden yürümenin sırrına sahiptirler. Öylesine dirençlidirler ki, yürüdükleri mesafe ve bulundukları irtifa ne olursa olsun, hiçbir zaman mola verme ihtiyacı duymamaktadırlar. Yürüyüş tarzları sıkıntısız, incelikli ve çeviktir; bedenleri dimdiktir; başları yukarıda ve nerede bulunurlarda bulunsunlar bu duruşu muhafaza etmektedirler. Yere çömeldiklerini ya da kendilerini saldıkları görülmemiş bir şeydir” diye yazmaktadır.

Çok özel bir denge duygusuna sahiptirler. Çocuk yaştan itibaren başları dönmemektedir.

Hunzalılar nehir ya da derin uçurumları aşmak için dağlık ülkelere özgü halat köprüler kullanmaktadırlar. Kadınlar, sabit durmayan oldukça tehlikeli bu köprüleri (üzerilerinde şansını deneyen yabancı kaşifler için tam bir kabus olmuştur), kollarındaki çocuğa rağmen dikkat çekici bir hafiflikte sıkıntı çekmeden aşmaktadırlar. Çocukların çok küçük yaşlardan beri çıplak ayak dolaşmaya alıştırıldığını eklememiz gerekir.

Hunzalıların dayanıklılığına ilişkin birçok tanıklık vardır. National Geographic muhabirleri Jean ve Franc Shor, çok zorlu dağlık patikalarda 24 saatte 65 mil (yaklaşık 105 km) kat eden 78 yaşındaki bir Buruşos’un çok da istisnai olmayan durumunu anlatmaktadır. Başka bir anlatıda Franc Shor, 5700 metre irtifalara kadar yükselen sarp patikalar kullanılarak gerçekleştirilen bir koyun avında, avcıların hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden kendisinden üç misli daha hızlı yol aldıklarını belirtmektedir.

Aynı şekilde Hunzalılar dağ ekspedisyonlarında sırasında, olağanüstü dayanıklılıkları ve hızlı tırmanış ritimleriyle diğer taşıyıcılardan hemen ayrılıveriyorlar.

Doğum    

Kadınlarla ilgili olarak, Tobe hiç sıkıntı yaşamadan kolaylıkla doğum yaptıklarına ilişkin tanıklıklarla karşılaştı. Hamileliğin başlangıcından itibaren her türlü ağır işten kaçınıyor ancak ailenin diğer üyeleriyle birlikte doğum anına kadar sürekli olarak tarlada çalışmayı sürdürüyorlardı. Zira buradaki bir halk inanışına göre hamile kadın ne kadar çok çalışırsa, doğum o kadar kolay gerçekleşir ve doğan bebek de o kadar sağlıklı olurdu. Doğumdan hemen sonra anne toprakla uğraşmaya devam eder. Bebek erkekse üç yıl, kızsa iki yıl boyunca anne sütüyle beslenir.

Kaynak:

http://osmansoysal.com/yazilarim/muhtelif/153-oeluemsuez-insanlarn-vadisi-hunza.html

http://agora.qc.ca/Documents/Hunzas–La_vallee_des_immortels_par_Helene_Laberge

Updated: July 13, 2017 — 10:35 am
Fitoterapi Merkezi © 2017 Frontier Theme